İçeriğe geç

BEŞ KELİMELİK ÇENGEL

‘’Her şeyi bilmek için erkendi belki. Bilmeler yaşamalardan geçerdi ve biz önce yaşayacaktık.’’                                                                                                                                                                                                                   Hasan Ali  TOPTAŞ

Beş Kelimelik  Çengel

 “O gün geldiğinde anlarsın beni” demişti telefondaki son konuşmasında.

Sessizlik her yerde başıboş. Elimdeki küreği dizime dayayıp, iki üç kere gücümün yettiğince,  toprağın dibine dibine kökledim. Geçen yılların yorgunluğu ile savuruyorum boşluğa. Etrafımız kalabalık. İçimde bir sızı ve önümde bir çukur. Yanımdaki görünmez el alıyor küreği  ‘yeter sen yoruldun artık, ben devam edeyim’… Çekiliyorum kenara, nefes nefese. Kürekler çoğalıyor, çukur doluyor bir anda. Kum saati gibi doluyor babamın üzerine toprak;  anıların, tatsızlıkların, kavgaların ve anlaşılamamanın üzerine. Beyaz kefeni kirleniyor, benim bakışlarımla ve gözyaşlarımla. Çukur, bir tümsek oluveriyor. Etrafta her cenazede söylenen alışık sözler ‘ölüyü yan yatırın’ , ‘tahtaları çapraz yerleştirin’, ‘hasırı üzerine koyun’, ‘boşluk kalsın’… Anlamsız. Bir ölü ne anlar ki boşluktan? Hayatımız boşluklardan ibaret değil mi?  Dolduramıyoruz hiçbir şeyle. Nefret de, kırgınlık da kafi gelmiyor. Koca bir çukur,  yaşanmamışlıklarla dolu. Babamı gömdük. Ellerimize geldi sıra, açtık ellerimizi hoca eşliğinde ‘Allah taksiratını affetsin’ , ‘topraktan geldik yine toprağa döneceğiz mümin kardeşlerim, ölümü de hatırlayın yaşamın cilvesinde’. Hocanın son cümlesi yumruk gibi!

 

İçimde bir üşüme. Titriyorum. Bu benim ilk sessiz ağıtım. Bilemezdim acının insanın içini kavurduğunu. Zaman doldu. Hocanın duası bitti. Her ne yaşandıysa, toprakla kavuşunca sonlandı. Ayrılık vakti yaklaştı. Çevremdeki insanlar son görevlerini yaparken ya  ben ne haldeyim Gözümün önünden birer birer geçtiğini görüyorum anıların. Babamı ise hayal meyal, olmayan sevgiyi ya da anlayamadığım. Mezarlık boşalıyor, vedalaşıyoruz herkesle. ‘Başınız sağ olsun.’ Başımızı bildik mi acaba?  Bir acı yaşandığında gerçek oluyor. Göz pınarından ip gibi süzülen damlalar ağzının kenarına gelince, soluğu yetmiyor, ciğerleri şişiyor ve burnu akıyor insanın. Coştukça susuyor insan. İnanmak zor. Önümdeki tümsek babamı saklıyor. Ben çaresiz…  Babam diyorum, anlayamadığım ve hiçbir zaman anlayamayacağım. Onu toprak yatağında geride bırakıp, yaşamın ve yalanların arasına tekrar dönüyorum, dilsiz mezar taşlarının arasından.

****

Merdivenleri yıkık yıkık çıkıyorum. Bir yerim kanıyor. Sızısı sırtımda. Geliyorum evin kapısına, zili çalıyorum. Kapıyı bir yabancı açıyor, tanımıyorum. Babamın biriktirdiği insan yüzlerinden biri. Cenaze evi kimsesizler yurdu gibi. Ev tıklım tıklım dolu. Ne çok seveni varmış babamın… Neredeydiniz ki, diyorum bunca zaman? Belki de ben bilmiyordum onları. Elimi sıkıyorlar, tek tek “Başınız sağ olsun, başınız sağ olsun…”

Baş gitmiş, başsız kalmışım, kimselere bakamıyorum. Odama sığınıyorum. Ruhumun kapısı herkese kilitli. Yan odada dua sesleri duyuluyor, babamın duyamayacağı.  Burası bir yas evi. Ağlama seslerine, kadınların inceden dedikodu sesleri karışıyor.

İçimde bir sızı sinsice yürüyor, kelimeler üzerime geliyor. Babamın telefondaki sır cümlesi peşim sıra. Yıllardır halatla bağlı o beş kelimelik çengel, bağdaş kurup yuva yaptı hafızama.

‘O gün geldiğinde anlarsın beni’’ .

Yıllar sonra babasının odasına giren gözü kanlı adam, ondan uzak düşmenin sızı ve pişmanlığı ile gözlerini, hırıltılı sesini aradı. Yoktu. Yedi yıl önce yurtdışına çalışmaya gitmiş, hayallerinin peşinde koşarken onu unutmuştu. Babası, ilerleyen yaşına rağmen bu odaya sığınarak kitapların arasına hapsetmişti kendini. Sadece oğlundan gelecek bir telefonun sesine hasret, bekliyordu; vedayı ve onun sesini. Ayda bir kez, belki de hiç. Babalar sadece beklerdi. Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş adam, babasının yatağına uzandı. Sıcaklığını hissetti. Gözü duvarlarda dolaştı. Kitaplar, bütün odayı kaplamıştı. Bu oda, kitaplardan ve yalnızlıklardan sahipsiz bir mezarlığa dönüşmüştü. Sesini özledi ilk kez. Rauf Efendi, odanın her yerinden sesleniyordu genç adama. Göz kırpıyordu, manalı manalı. Rauf Bey’ in mezarlığı, genç adamın hayatını özetleyen fotoğraflarla doluydu. Bebekliği, ödül törenleri, askerlik fotoğrafları, emanet bıraktığı madalyalar ve unuttuğu geçmişi, Rauf Efendi’nin kırgın duvarlarında asılıydı. Genç adam ilk kez utandı kendinden. Mahcup oldu. Babasının sesini hatırlamaya çalıştı. Yetim kaldığını düşündü. Babası tümsekteydi artık. O ise babasının yatağında. Sızı sardı her yanını, üşüdü onun yokluğunda. Kokusunun sindiği battaniyeyi üzerine örttü. Kendini ilk defa sahipsiz hissetti.  Gözlerini kapadı ve uyudu.

Yedi yıl sonra… Bir gece yarısı, karı koca yatakta sırt sırta…

 

-Poyraz uyan uyan, sancılarım başladı, dayanamıyorum!

– Emel ne oldu, geliyor mu?

-Poyraz hadi götür beni suyum geliyor galiba, canım çok acıyor, gidelim. Valizim yan odada hazır. Gidelim bir an önce.

-Tamam hayatım, panikleme. Annenlere haber verelim mi? Onlar da olsun.

-Hayır, arama bu saatte, telaşlanmasınlar. Sabah ararız onları.

 

Poyraz heyecanlı bir şekilde karısını hastaneye getirir, eli ayağı bir birine dolanır.  Merdivenleri Emel’in koluna girerek çıkarlar.

-Sabret canım az kaldı. Doktor yolda. Hemen doğuma alacaklar. Canım benim, kıyamam sana, sabret. Sabah yeni bir güne başlayacağız üçümüz.

Hemşireler sedyeyi hazırlar ve genç kadının üstünü değiştirip, mavi gömleği üstüne giydirdikten sonra doğum odasına taşırlar. Zaman durur. Poyraz koridorlarda kıvranır. Kalbinin yerinden çıkacak gibi olduğunu hisseder.

-Allahım ne olursun sağ salim gelsin, onu bana bağışla; oğlumu, canımı, her şeyimi.

Gözleri dolar. Ameliyat odasından yayılan bebek sesiyle heyecanlanır.

“Çok şükür geldi.”

“Babayım, Umut’un babası!”

Koridorun duvarlarına parmaklarını süre süre anlamsızca yürür. Koridorun sonu koca bir pencere ile son bulur, gerçeğe. Poyraz pencerenin pervazına dayanır. Nefesi, camda bir buğu oluşturur. Yaşamın bize sunduğu sahte görüntüler pencerenin dışındadır artık. Dışarda hırçın ve serseri bir kar yağıyordur. İnsanlar hastanenin yedinci katından bakıldığında küçülmüşlerdir artık.  İstanbul oradadır, tüm keşmekeşliği ile. Kalabalıklar yürür oradan oraya. Kimileri koşar adım, kimileri ezercesine. İstanbul küçüktür ve yaşam Poyraz için artık anlamsız. Gözlerini kaçırır, dibine çöker pencerenin. Boşalır, ağlamaya başlar, durduramaz hıçkırıklarını. Dile gelmemiş sözcükler, kar tanelerine sığınmış, yağmaktadır İstanbul’a.  O artık bir babadır. Ağlayan bir baba. Önüne yığılır kelimeler ve hatıralar.

Bugün anladım seni ve yokluğunu.”

 

HAZİRAN 2017

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tarih:TOPLU ÖYKÜLERYAYIMLANMIŞ ÖYKÜLER

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir