İçeriğe geç

Kategori: YAYIMLANMIŞ ÖYKÜLER

PIRPIRLI MARTI

PIRPIRLI MARTI ENVER TURAN   Sermet Bey her gün olduğu gibi aynı saatlerde, tüm hüznü ve yalnızlığıyla, oturduğu bahçeli evin dış kapısını sertçe çekti. Elleriyle bir ileri bir geri sallayarak kapının kapandığına emin olduktan sonra Bebek’in bu işlek caddesinde yoğun trafiğe aldırış etmeden, umarsızca, hızlı adımlarla yolun karşı kaldırımına geçti. Sermet Bey’in evi de kendisi gibi yıllara ayak diremiş, tüm yorgunluğuna rağmen,  istilaya uğramış semtin en dirençli yapısıydı. İstanbul gibi bu bina da zamana ve insana yenileceği günü bekliyordu, dökülen boyalarıyla, paslı demir kepenkleriyle ve ahşap gövdesiyle. Bahçedeki meyve ağaçları kurumuş, artık ürün vermez olmuşlardı. Belki de yıllarca aynı  meyveyi doğurmaktan bıkmış usanmıştılar. Sermet Bey sabahları erken saatlerde evinden çıkar, sahildeki parkta soluğunu alırdı. Her zaman gittiği çay bahçesinin denize yakın masasına oturur, çayını içerken…

RÖNTGEN FALI

                         RÖNTGEN FALI “Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi,” Kelimelerin üzerine fosforlu, kalın, keçeli kalemle uzunca sarı bir çizgi çekmişim. Solmuş unutulmaktan. Cümlenin altını unutmak için mi ya da hatırlamak için mi çizmişim, bilemiyorum. Tesadüfen, öylesine canım sıkkın olduğu için açtığım romanın sayfalarından şansıma bu yorgun kelimeler yığını çıktı. Kelimeler gerçeği açıklamaz, gizler sanırdım, yanılmışım. Elimdeki kitabı öfkeyle ve biraz da pişmanlıkla kapattım, bir kapıyı, bir pencereyi, bir yaşamı kapatırcasına. Gözlerimi yumacağım dünyaya nasıl olsa. İçime sahipsiz kırgın bir karanlık dolacak. Zamanı yakın hem de çok yakın. Nereden mi biliyorum? Röntgen falımda çıktı, dün sabah bu zamanlarda, insancıklar gündelik hayatın bataklığında debelenirken. Doktor Rıfat parmakları arasında süzülen simsiyah falıma bakarken sesi…

HACER

  ENVER TURAN 2017 HACER İş dönüşü. “Çakırkeyif kafayla, biraz hüzünlü, biraz coşkuluyum, beni anlamalısınız, bende diğer kadınlar gibiyim” Aynanın karşısında genç yaşına rağmen çökmüş yüzü ve kırışmaya yüz tutan gözaltlarını seyrederken Hacer, denizin hırçın sularında ağlara takılmış bir balığın çaresizliğinde hissetti kendini. Annesiz ve babasız geçen yıllar. Üzgün ruhu ve bedeni henüz yirmi sekizinde. Yorgun ve hatırasızdı. İçinden küfretmek geçiyordu, edemedi. Aynaya tükürdü.  Gözyaşlarını içine damıttı. Çantasını, yatağın kırışmış nevresiminin üzerine boşaltırken, geçmişin tüm hırpalanmış günlerini ölü bir toprağa fırlatırcasına savurdu. Acı ve gözyaşından başka, ruju, ıslak mendili, kadın bağı, sapı kırılmış bir tarak, prezervatif ve geceden kalma küçük bir şişe kırmızı şarap yatağın üzerine saçıldı. Ağlamaktan yorulmuş, çıplak bedenine aldırış etmeden yatağa uzanarak, ılık yastığa başını yaslayıp, uyudu. Ne uyumak, kendinden geçti. Gün…

AŞKALE

Birer kalp bıraktılar bize kırık /ömrümüzce gözyaşı döktürecek. C.S. TARANCI   AŞKALE Sessiz ve sözsüz, odamın bir köşesinde, çatık kaşlarımla, tahta bir koltukta oturuyorum, içim hep sıkkın. Çocukluğumu yaşadığım bu apartmanda, apartmanımızda. Her şeyi sattı babam, olmadı. Olsun istemediler. İstemeyecekler, kök salamadık bu topraklarda. Eşyalarımızı gözyaşları içerisinde üzerlerindeki tozları ile sattı Beyoğlu’nda babam, gizlendiği yırtık paltosunun derinliğinde. Yetmedi, yetsin istemediler. Geriye oturduğum eski koltuk, duvardaki durmuş saat, ayakları boşlukta sallanan masa, lambalı radyo ve yataklarımız kaldı. Hiçbir şeyimiz kalmasın istediler, kalmasın. Her şeyimizi kaybetmişiz geriye sadece anılar ve yorgun bedenlerimiz var. Gelecek yok, olmayacakta. Biz olmadan bir gelecek kurulacak buralarda ve her yerde. Bizim seslerimiz uğultu halinde dolaşacak sokakların arasında, dedelerimizin parmak izlerinin karardığı saray mermerlerinde. Garabet sabahtan çıktı ve bir türlü gelemedi. Bakanlığa gidecek,…

SARI ZARF

SARI ZARF ENVER TURAN “ İçimdeki sızı yuva yaptı, yıkamıyorum bir türlü. Yaşam kimi anlar var ki sahiciliğini yitirip, koca bir boşluğun gölgesinde ve yetimliğinde akıp gidiyor. Gözler görmez, kulaklar duymaz oluyor. Ellerimiz,    ayaklarımız fazla, düşüncelerimiz ise taşınması ağır taş parçacıklarına dönüşüyor. Zihnimiz hep kürek mahkumu. Umutsuzluğun çığlığı duyuluyor her yanımda. Şimdi ne olacak gündüzler, gecelere nasıl yoldaş olacak, bilemiyorum.” Dün geceden beri kelimeler ve cümle yığınları beynimin içinde oynaşıp duruyorlar, laf dinlemez yaramaz çocuklar gibi. Onları zapt edemiyorum. Çaresizliğin ve belirsizliğin karasında renkler ve  şekiller tek bir desene dönüşüyor; Siyah bir boşluğa. “Canım ne oldu, derinlere daldın yine. Sana söylediklerim bir kulağından girip sanki içinde donup kalıyor.” “ Ne bileyim be Meryem, içim sıkılıyor. Öyle bir an geliyor ki kendimi fazlalık görüyorum kendime, işe…

ÜÇ TAŞ

ÜÇ TAŞ ENVER TURAN Raziye  Hanım  yatağında uzanmış , ölü  gibi bakan gözlerle  odanın   duvarlarına  bakıyordu. Göz bebekleri  yorgun ve nemliydi. Hatta  sahipsizdi. Haydar Bey’in emanetlerine  sitemkar bakıyor,  naif duygularına  isyan sesi karışıyordu. Haydar Bey’in ölmeden  önce omzuna yüklediği sorumluluk ruhunu esir almıştı. Anılarının ve odasının emanetçisi olarak  kendine yeni bir kimlik kazanmıştı,kocası sayesinde. Haydar Bey’in, kitapları, dergileri, eski masa saatleri ,lambaları  ve daha bir sürü hatıra yüklü objeler. Her uyandığında onlarla göz göze gelmek. Eşyalar zamanda  donmuş, ölü nesnelere dönmüştü. Kocasını  özledi. Zamanın  onun için çok da anlamı kalmamıştı. O  artık   mazinin, anıların,  ömür tozlarının koruyucusu  olmuştu. Umutlarımız  olmadığında  , sadece içinde kaybolduğumuz bir boşluk değil miydi ?  zaman. Raziye Hanım kendini, burada  bir sahnenin dekoru olarak hissediyor, nesneleşen bedeniyle her gün hesaplaşmaktan  sıkılıyordu.…

YAŞLI KURT

YAŞLI KURT   Uyandım, yılların üzerimden geçen tüm acımasızlığıyla. Dün akşam yatsı namazından sonra kimselere veda etmeden odama, yatağıma  girdim yine  Müzeyyen’siz.  Her gece yatmadan önce bu gece, bu seslerin, bu acıların son bulduğu, noktayı koyduğum gece mi? diye düşünüyorum. Seksen üç yaşın getirdiği tüm duygu yorgunluklarını üzerimde taşıyorum, unutamadığım tek bir şey var, Müzeyyen. Ne çok sever ve ne çok üzerdim onu. Yatağın içinde dönüp durdum. Gözlerimi açmak istemedim, açsam ne olacak ki. Yılların kiriyle aynı duvar, başucumda asılı Kuran, ben onu altmışlı yaşlarda okumaya başladım. Gençken ölüm uzaktı meyhane köşelerinde. Boş bira şişelerini sayardık, ölüm çok uzaklardaydı, gelmeyendi. Ya şimdi ensemde hissederim kokusunu. Eski, boyaları dökülmüş bir sandalye, demir masa, yerde bir eski halı, anamdan yadigar. Camlı büfe. İçinde birkaç dini kitap, kirli…

TAŞ EV

                                                                              Deli deli olma filminin Mişka dedesi   TARIK AKAN’A   TAŞ EV   Ter içinde uyandım, yastığım sırılsıklam. Allah’ım neydi gördüğüm bu rüya. Anlam veremedim. Babam çığlık çığla bağırıyordu. Toprağa vereli epeyce olmuş, üzerinden iki yıla yakın bir süre geçmişti. İskelete dönen bedeninden geriye, kemiklerinden ve hatıralarından başka bir şey kalmamıştı. Saate baktım gecenin dördüydü, sabaha daha vardı. Zaman durdu. Ben kulağımda babamın yankılanan bağırtısı ile sabahı zor ettim. Günün ilk ışıklarıyla birlikte hemen sevgilimi aradım. Sabahın köründe, “Seda, gece rüyamda babamı gördüm, çığlık çığlığa bağırıyordu, evimiz yanıyor”…

BEŞ KELİMELİK ÇENGEL

‘’Her şeyi bilmek için erkendi belki. Bilmeler yaşamalardan geçerdi ve biz önce yaşayacaktık.’’                                                                                                                                                                                                                   Hasan Ali  TOPTAŞ Beş Kelimelik  Çengel  “O…

KIRMIZI FOTOĞRAF

KIRMIZI FOTOĞRAF     Gece, sabahı  sessizce doğurduğunda, uyandı yatağından. Uyku sersemi  saatin kırmızı  alarm tuşuna  bastı. Susturdu zamanın dilini. Kısık gözüyle  masa saatine  baktı. Saat 06:30’u gösteriyordu. Birden aklına kızı  Azra geldi. Duygular insanın kalbine ansızın saplanırdı, bir anda. Yatağından  çıktı. Kırmızı geceliğini  kuşandı. Kırmızı terliğini ayaklarına  geçirdi. Azra’nın odasına yürüdü , koridorları karanlık bir dehlizden geçer gibi geçti. Odanın  kapısını çıt çıkarmadan  usulca açtı. Lambayı yaktı. Kızı tatlı uykusunda, geleceğinden habersiz  uyuyordu .Bir ışık gibi içeriye sızdı. Kızının yüzüne baktı. El değmemiş  bir çöl kumu  gibi  tertemizdi yüzü . Önce seslendi. Baktı ki  uyanmıyor taze beden. Henüz el sürülmemiş  bedenini, saçlarını okşayarak uyandırmak istedi. ‘’Azra uyan canım okula geç kalacaksın . Hadi canım, hadi ama, üzme beni annem’’ Genç kadın , Azra’nın   o…