İçeriğe geç

HACER

 

ENVER TURAN 2017

HACER

İş dönüşü.

“Çakırkeyif kafayla, biraz hüzünlü, biraz coşkuluyum, beni anlamalısınız, bende diğer kadınlar gibiyim”

Aynanın karşısında genç yaşına rağmen çökmüş yüzü ve kırışmaya yüz tutan gözaltlarını seyrederken Hacer, denizin hırçın sularında ağlara takılmış bir balığın çaresizliğinde hissetti kendini. Annesiz ve babasız geçen yıllar. Üzgün ruhu ve bedeni henüz yirmi sekizinde. Yorgun ve hatırasızdı. İçinden küfretmek geçiyordu, edemedi. Aynaya tükürdü.  Gözyaşlarını içine damıttı.

Çantasını, yatağın kırışmış nevresiminin üzerine boşaltırken, geçmişin tüm hırpalanmış günlerini ölü bir toprağa fırlatırcasına savurdu. Acı ve gözyaşından başka, ruju, ıslak mendili, kadın bağı, sapı kırılmış bir tarak, prezervatif ve geceden kalma küçük bir şişe kırmızı şarap yatağın üzerine saçıldı. Ağlamaktan yorulmuş, çıplak bedenine aldırış etmeden yatağa uzanarak, ılık yastığa başını yaslayıp, uyudu. Ne uyumak, kendinden geçti.

Gün ağarmış, İstanbul ve Beyoğlu kahpeliklerle dolu bir gecenin sonunda, Balo Sokağın bir köşesinde güne yeniden merhaba diyordu. Yıkılmış bir geceden geriye acıların kiri ve umutların tozları kalmıştı.

Hacer yavrusunun cırlamalarıyla uyandığında gerçekle yüz yüzeydi. Bugün kaç bardak içki satacağı aklına düştü. Günlük hedefi tutturması onun etek boyu, memelerinin açıklığı ve gülümsemesi ile doğru orantılıydı. Mekanın şişko ve hımbıl patronu gözünün önüne geldiğinde tiksinti ile içi burkulurken, ekşi bir elmayı ısırmışcasına buruşan bir yüz ifadesi yerleşti, yorgun yüzüne. Yere bakan boyalı pos bıyıkları, çorak bir tarlayı andıran kafası ile insanın tüm ışığını söndürüyordu.

Bu yavşak dünyada neden bu bit böcekleri bu kadar çoktu ve hiç eksilmiyorlardı. Dondu kaldı, yaşamın ihanetine. Kardeşleri aklına düştü. Yalnızlığı ile baş başa kaldı. Yatağın üzerindeki cüzdanını boşaltırken, içindeki yeşil, kırmızı, sarı kağıt ve bir sürü madeni para kendi yaşamı gibi öylesine döküldü. Kâğıt paraları saydı. Dört yüz on beş lirası ve işe yaramaz birçok madeni parayı üst üste koydu. Dört yüz yirmi lira yetmiş beş kuruş.  Kâğıt paraların arasından birkaç kırmızı parayı ayırarak cüzdanına yerleştirdi. Ayırdıklarını katlayıp yastığın altına sıkıştırdı. Tek bir amacı vardı Hacer’in, çocuğuna bir ev parası biriktirerek, bu kalleş dünyada korunacağı bir göz eve sahip olabilmek.

***

Balo Sokağın köşesindeki barın, mor ve kırmızı renkli ışıklarının, kulakları yırtan müziğinin eşliğinde Hacer; gelecek olan müşterilerin, pis ve davetkar bakışları arasında, hayal ettiği evin tuğlalarını ekleyeceği bir geceye hazırlanıyordu. Barın arkasındaki yerini almış, tezgahın üstünü temizlemiş, kadehlerin bir gece önce kenarlarında kalan dudak izlerini tüm gücüyle yıkamış, çerezleri hazırlamış, küp buzları soğutucuda hazır etmişti. Siperin gerisindeki bir savaşcı gibi tezgahın arkasında mevzi edinmiş, direnmeye hazır bir neferdi. İstanbul alçak ve vefasız bir geceye daha perde aralıyordu. Barın yüksek taburesine ilk konan Teoman Bey’di. Avlaga gelmiş bir avcı misali, mekanı pörtlek gözleriyle önce süzdü, kocaman popusuyla tabureye hiç kalkmayacakmış gibi yerleşti.

“ Teoman Bey, hoş geldiniz ne alırdınız”

2

 

“Hacer’cim, bir kadeh buzlu viski ver de kaybolan neşemizi bulalım, hararetimiz sönsün. Sen                nasılsın görüşmeyeli ”

Hacer mutlu ve şanslı. Teoman Bey en iyi müşterisi, viski ile başladı geceye. Ya karısı ile ya da travesti sevgilisiyle papaz olmuş. Yüzü pancar rengi. Tiki azmış sinirden, oynayıp duruyor omzu. Erkeklerin mutsuzluğundan  nasiplenen bir barmen. Müşteriler ne kadar mutsuz,  bir o kadar mutlu. Tam bir tahterevalli. Onlar içer, Hacer bir tuğla daha koyar bebeğinin geleceğine.

“Hacer , görüşmeyeli nasıl gidiyor hayat? Yine ahu gibisin. Başımız dumanlanıyor seni seyrettikçe. Sen de olmasan çekilmez burası, sana bakarak dertlerimizi gömüyoruz be güzelim, “

“ Teşekkür ederim Teoman Bey, siz içtikçe güzelleşiyorsunuz, biz de nasipleniyoruz güzelliğinizden.”

 

Yalan, palavra hem de katmerli. Teoman Bey elli yaşlarında kart bir zampara, ne iş yaptığını bilen yok. Sıkıntılı zamanlarında tünüyor barın barın yüksek taburelerine. Yazıyor Hacer’e; unuttuğu kokuları ve dokunuşları Hacer’in taze bedeninde canlandırıyor. Karga burnu, pancar gibi yüzüyle barın koltuğunda ölü bir yaratık. Hacer kurnaz. Sadece gülümsüyor. Onun derdi bardak sayılarıyla. “Sen iç güzelim iç, hem de çok iç. Patron mutlu olsun, ben mutlu olayım, sen de mutluluğumuza sponsor ol, patates çuvalı.”

Hacer gülüyor, yalancı gülüşleriyle.

 

Hacer’in aklı sabah evden çıkarken bıraktığı kızında, Dilan’da. Onu bakıcıya, bir yabancıya emanet etmişti. Gözü her fırsatta kolundaki saatte, mesainin bitimine daha epeyce var. Bar kapanıp, kasa tutturulmadan ve son sandalye masada uykuya yatırılmadan çıkmak yok. Bu bir işyeri kanunu. Tombul ve hımbıl, gözleri kadınların poposunda sürünen Abdulkadir Efendi’nin son kanunnamesi. Pezevenk kendini bir halt sanıyor. Sık dişini Hacer. Bu gün de bir tuğla koydun bebeğinin evine. Tek hedefi var Hacer’in; karanlıktan, rutubetten ve havasızlıktan boğulan kızını, yeraltından kurtarmak. Dilan’ı kurda kuşa yem etmemek, kendi bedeni ve düşleri yok olmuşken kızını korumak, sıcak bir yuvanın içinde ısıtabilmek, öpebilmek, bir de kandırabilirse bir adama baba dedirtebilmek. Babasızlığı en iyi bilen o. Çocuğuna piç dedirtmemek, babalı bir piç olarak büyümesini sağlamak. Hacer yorgun hem de çok. Yıllar ve erkekler üzerinden silindir gibi geçmiş. Çok korkuyor, endişeli ve tedirgin.

Son müşteri yine Teoman Bey.Zil zurna sarhoş, masada kalıyor. Garsonlar alışık. Teoman Bey mutsuz ve hırçın olduğunda sızar, yıkılır içki karşısında. Hemen bir taksi çağrılıyor. Adisyonda parlatılmış rakamlar ustaca sayılıp, bahşişler de katmerlenerek alınıyor cebinden. Hoşçakal Teoman Bey. Barın önündeki taksi beyefendiyi evine taşıyor. Bar kapatılacak, kasa hesabı yapılıyor. Çok şükür açık yok. Patron ve şişko yeğeni sırıtıyor. Mutlular.  İmanları para, dinleri semte göre değişiyor. Konuştukları cümleler sayılı onların ya satılan içkiler, bardaklar, ya da kasadaki sahte mutluluk, para. Bildikleri ve değer verdikleri beş on kelimeyle koca bir ömrü sürüklüyorlar musalla taşına.

Hacer saate bakıyor, gece yarısı beşi yirmi bir geçiyor, yorgun. Makyajı akıyor. Gözlerinde uyku, yüreğinde kızının hasreti. Patron hasılatı saydıktan sonra pişmiş kelle gibi sırıtıyor.

“Evet beyle; bu günlük bu kadar! Yarın görüşürüz. Hacer sen bizimle gel! Seni evine bırakırız.”

3

 

“Ben giderim abi, zahmet olmasın, evim yakın sayılır.”

“ Olmaz, geç oldu. İti var, uğursuzu var, sarhoşu var, olmaz biz seni bırakırız, önce köşedeki kahvede bir sabah çayı içelim gideriz, söyleyeceklerim de var”

“ Peki abi, sen bilirsin”

Hacer biliyor başına gelecekleri, yine dinleyecek hımbılı, patlak gözü. Gözleri memelerinde ya da bacaklarında. Ekmek parası kurda kuşa yem ediyor insanları. Kahretsin.

Balo Sokak’ın köşesindeki sabahçı kahvesinin önündeki taburelere otururlar. Küçük, gösterişsiz ama namlı bir cay ocağıdır. Mekanda kumar gırla. Duman altı olmuş, dört duvar arası. Çocuklarının rızklarını peşkeş eden ne kadar İstanbul kumarbazı varsa içeride serpilmişler kare masanın eteğine. Güneş doğmamış, henüz gecenin kiri silinmemişti bu sokakta. Çöpçüler temizlemeye başlamamışlar insan seslerinin kirini, kokusunu ve kaldırım taşlarını. Kediler ve köpekler keyifle çöpleri karıştırıp, bolca da dağıttıktan sonra çil yavrusu gibi kaçışıyorlar ara sokaklara.

“Yeğen, bize üç çay söyle, benimki demli olsun.”

“Tamam amca”

“Hacer bizim bebek nasıl, büyüyor mu?”

“Sağ ol abi, sayende,”

“O da bizim evladımız sayılır, onu yeğenimden ayrı görmüyorum bilesin.”

“Sayende geçinip gidiyoruz, bu alemde. Bir de ev alabilsem abi. Başımı sokacak bir kümes. Yeri önemli değil sadece bir oda bir salon bizi korur insana, kötülüklere. Kira vermekten imanım gevredi abi. Ateş pahası. Her ay ellerim titriyor ev sahibine parayı uzatırken. Kızıma bir ev bıraksam gözüm arkada kalmaz. İnşallah o da olur.”

“Olur, kızım olur. Ama sana diyeceklerim var, bu ay bardak sayın az, bak yeni aldığımız Arzu seni  solladı, geçti. Gecede yetmiş bardak içiriyor, sen kırklarda çakıldın kaldın. İstersen biraz daha makyaj yap kızım, ne bileyim dekolteni arttır, eteğinin boyunu biraz daha kısalt. Bakışlarınla dokun adamlara. Yeni bir koku çıkmış, erkekleri mest ediyormuş. Ne bileyim işte kızım, yap bir şeyler.”

“Abi daha ne yapayım, yatağıma ortak mı edeyim adamları ?”

“Kızım yanlış anlama bizim kitabımıza ters, benim de kızlarım var”.

“Tamam, anladım abi yarın yeni kıyafetler alır, elimden ve bedenimden ne gelirse yaparım.”

“Tamam, Hacer, hadi iç çayını soğudu.”

 

Çay değil , Hacer’in içi soğudu iğrenç kelimelerinden ve bakışlarından. Kızları varmış.

Hüseyin Ağa Cami’sinden gelen ezanın sesi ile konuşmalar yerini sessizliğe bıraktı. Caminin imamı Beyoğlu’ndaki herkesi davet ediyordu, tüm kirleriyle, sabah namazına.

“Abi be kalkayım artık çok geciktim, bakıcı beni bekler. Çay paralarını bu sefer ben ödeyeyim hep sen ödüyorsun.

Hacer parmaklarıyla montunun ceplerini yokladığında, başından bir kova su dökülmüş gibi  buz kesti İstanbul’un ayazında. Para cüzdanı yoktu. Panikledi, montun diğer ceplerini yokladı, çantasını açtı. İçinde her şey var sadece cüzdan yoktu. Kart zampara Teoman Bey’in kartviziti bile çantanın içinde yerli yerinde duruyordu. İnanamadı. Soğuk ter ip gibi süzüldü sırtından.

 

4

 

“Abi yok, yok, cüzdanım yok. Allah kahretsin, bir sürü param vardı içinde, senin verdiğin yevmiyem, aldığım bahşişlerim. Düşürdüm ama nerede, barda olabilir ben gideyim, çalınmadan.”

 

Soluğu çıkmıyor, ağlamaklı. Bakıcının günlük parası, ayırdığı ev parası, toplam beş yüz yetmiş lira. Yoktu.

“Hacer dur, sen gitme. Yeğenim hadi sen git bir koşu, bak her yere mutlaka düşmüştür barın oralara. Bulmadan gelme”

“Tamam amca, bir koşuda gider gelirim. Merak etme sen Hacer Abla ben bulurum.”

 

Sokağın başındaki bara, sarkan kilolarıyla ve yere yakın kıçıyla koşa koşa giden yeğen, kısa bir sürede geri döner, soluk soluğa sahte bir üzüntü ile

 

“ Amca yok aradım her yeri bulamadım, kesin garsonlar almışlardır, onlar da vicdansız, vermezler tabii. Pis hırsızlar.

Hacer ağlamaklı, neye yansın emeğine mi, Dilan için biriktirdiği ev parasına mı? Ya bakıcının parası. İnanmazsa.

“Hacer üzülme al şu parayı, hemen eve git, bakarız çaresine, hadi kızım ağlama artık bu da geçer. İstanbul unutturur her şeyi  ”

“Tamam, abi sağ ol. Akşama ben gelirim, dediklerini de yaparım”

Hacer sırtındaki bıçak izleriyle sokağın köşesini dönüğünde.

 

“Yeğen bana doğruyu söyle alırım ayaklarımın altına, buldun mu cüzdanı, sen mi aldın yoksa? Paraları gıcır bükme alırım bilesin.

“Yok valla, amca bana inanmıyor musun?

“Eh, öyle olsun bakalım, inşallah İstanbul seni de benim gibi bozmamıştır.

“Amca gidelim artık geç oldu, yengem merak eder. Ben bir tuvalete gideyim sonra gideriz.

“Hadi sen git gel, gideriz. Yolumuz uzun, gözümden uyku akıyor zaten. Keşke kızı buraya getirmeseydik.”

 

Yeğen tuvalete giderken, ruhundaki heyecan ve korku karışıktı. Tuvaletin lambasını yakıp, içeriye girdi. Kapının anahtarını sıkıca çevirip, emin oldu. Montunun içinden Hacer’in cüzdanını çıkarıp, elleri titreyerek paraları çıkardı. Ganimet bulmuş gibi saydı. Beş yüz yetmiş lira. Cüzdanı hemen tuvaletin havalandırma penceresinden dışarıya fırlattı. İşerken, yüzündeki rahatlama ve hain gülüşle birlikte aklı hale Hacer’in memelerindeydi.

 

 

 

KAYGUSUZ ABDAL ŞİİR VE ÖYKÜ YARIŞMASI  2017 YILI JURİ ÖZEL ÖDÜLÜ

 

Tarih:ÖDÜLLERTOPLU ÖYKÜLERYAYIMLANMIŞ ÖYKÜLER

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir