İçeriğe geç

Enver Turan Yazılar

KIRMIZI FOTOĞRAF

KIRMIZI FOTOĞRAF     Gece, sabahı  sessizce doğurduğunda, uyandı yatağından. Uyku sersemi  saatin kırmızı  alarm tuşuna  bastı. Susturdu zamanın dilini. Kısık gözüyle  masa saatine  baktı. Saat 06:30’u gösteriyordu. Birden aklına kızı  Azra geldi. Duygular insanın kalbine ansızın saplanırdı, bir anda. Yatağından  çıktı. Kırmızı geceliğini  kuşandı. Kırmızı terliğini ayaklarına  geçirdi. Azra’nın odasına yürüdü , koridorları karanlık bir dehlizden geçer gibi geçti. Odanın  kapısını çıt çıkarmadan  usulca açtı. Lambayı yaktı. Kızı tatlı uykusunda, geleceğinden habersiz  uyuyordu .Bir ışık gibi içeriye sızdı. Kızının yüzüne baktı. El değmemiş  bir çöl kumu  gibi  tertemizdi yüzü . Önce seslendi. Baktı ki  uyanmıyor taze beden. Henüz el sürülmemiş  bedenini, saçlarını okşayarak uyandırmak istedi. ‘’Azra uyan canım okula geç kalacaksın . Hadi canım, hadi ama, üzme beni annem’’ Genç kadın , Azra’nın   o…

PARA

   PARA Yaşı  bedeninde saklı adam , kahvenin  ahşap kapısını yavaşça araladı. Bir güvercin ürkekliğinde ,ağır  adımlarla  boşluğa süzüldü. Kahvenin  camlarla kapatılmış olan bahçesinde ,  şöyle bir bakındıktan sonra    yanan sobanın kenarına ilişti. Yalnızlığı ve sahipsizliği  üzerine yapışmıştı, yaşı ilerledikçe artan tüm bedenler gibi. Vücut  eskidikçe ,   nimeti de azalmaz mıydı?. Ben her sabah  onu izlerim, o  bilmez.  Ben uykuyu   sevmeyenlerdenim. Sabahın köründe  sıcacık  yatağımdan  ansızın  kalkar, aç karnına  bir iki dal sigarayı  balkonda tüttürür,  en fazla 15 dakikada evi terk eder ,  soluğu burada alırım. İnanmayacaksınız ama bu kahve  benim için özeldir. Neden mi?   Buranın adı – ben de sonradan fark ettim – Semaverdir.  Sait  Faik’ in Semaver’ini  okuyalı yıllar olmuştu. Sonra  bir kez daha okudum Semaveri. Kahveciye şükranlarımı  sundum . Bu ismi  koyanın…

SON GÜN

    SON GÜN Sabah evinden  çıktığından beri Nabi Bey, keyifsizdi. Bu gün onun için  farklıydı. Tarifsiz duyguları içinde  barındırıyor, gitmenin mi,  kalmanın mı ? zor olduğunu  henüz  bilemiyordu. Nabi Bey, dalgın dalgın yürürken  ,karma karışık duyguların içinde  ne yapacağını  bilemeden adımlarını atıyordu. Bacakları  sadece hareket  ediyor, o  ise ölü bakışlarla   çevresine bakınıyordu. Bu gün   yaşamak  zorunda olduğu  anları bir an önce yaşamak  ve sonu belirsiz olan  yolculuğuna  adım atmak istiyordu.(istiyor muydu? acaba) Kafasında ki sorular onun çıkmaza sokuyordu. Bu bir başlangıç mı? yoksa  tükeniş miydi?. İş yerine gitmeye hem istekli hem de isteksizdi . Nasıl bir duygu kirliliği yaşıyordu  bir bilseniz . Yıllardır çalıştığı  devlet dairesinin önüne kadar geldi,  ilk defa başını kaldırdı. Başı önünde, ay sonunu düşünen memur siluetinden , başka bir kimliğin…

ANNEMİN YÜZÜ

ANNEMİN YÜZÜ   Anne, su ne renk?  diye sordu, Cemil. Havva Hanım  şaşkın. Bu sorunun cevabı yok  aslında,  Cemil içinse  asla. Annenin şaşkın bakışları ve  irileşen göz bebeklerinde   oğlunun  yansıması  yavaş yavaş siliniyordu.   -Cemil yavrum  bu nasıl  soru şimdi , nereden düştü aklına . Üzme beni, soğumadan yemeğini bitir hadi. Cemil yine suskun. ‘’Anne seni üzmemek için hiçbir şey soramıyorum zaten. Ah annem bilsen  ne sorular geçiyor beynimin kıvrımlarından. Su nasıl bir şey , ellerimden kayıp giden, yüzümde sabahları  tatlı bir serinlik, peki   ya rengi anne . Senin  kokunu biliyorum. Sesini duyuyorum. Ellerine dokunabiliyorum. Yatağımda gözlerimi kapatmadan, kulaklarımı senin odana yapıştırdığım da göz yaşlarına karışan, hıçkırıklarını duyabiliyorum. Seni göremiyorum. Diğer çocuklar annelerini tanıyor  ya oğlun .Güzel misin? anne. Bilmiyorsun ki ben susarak yaşıyorum?’’ Cemil…

YENİÇARHİON

      Vasili yorgun gözleri  ve    titreyen  parmaklarıyla,  ceviz masanın çekmecesini  yavaşça açtı. Çekmecenin içinde ne olduğunu biliyordu. Sakladığı unutamadığı  çocukluğuydu .  Sonbaharın hüzün kokan ve  uğuldayan ayrılık  cığırtısıyla beraber , yıllardır o  ekim sabahını  saklıyordu  . Ölümün yaklaşan nefesini hissettiğinde odasına kapanır, masanın eteğine kendini bırakarak, çekmeceyi   açar,  içersinde ki siyah beyaz, lekeli ve sararmış fotoğraflara bakarak ,hafızasından  hiç silinmeyen  o günü zihninde  tazelerdi.  Ayvalık’da ki   baba evinin avlusunda yaşanan   güzel ve neşeli    anlara sarılırdı. Vasili,   çekmecesinde  sadece  dört fotoğrafı  ve  Osmanlıca yazılmış resmi bir yazıyı  saklıyordu . Onu  bir gün kavuşacağı ana toprağına  bağlıyordu, parmakları  arasında sıkı sıkıya tutundukları . Akşam güneşi pencereden çekilirken, karanlık , odanın   içine sessizce süzülerek, masaya, kitaplara, yatağın örtüsüne  habersizce yerleşiyordu. Vasili, yıllardır   misafir gibi oturduğu  evin…

ÜÇ TAŞ

  ÜÇ TAŞ ENVER TURAN Raziye  Hanım  yatağında uzanmış , ölü  gibi bakan gözlerle  odanın   duvarlarına  bakıyordu. Göz bebekleri  yorgun ve nemliydi. Hatta  sahipsizdi. Haydar Bey’in emanetlerine  sitemkar bakıyor,  naif duygularına  isyan sesi karışıyordu. Haydar Bey’in ölmeden  önce omzuna yüklediği sorumluluk ruhunu esir almıştı. Anılarının ve odasının emanetçisi olarak  kendine yeni bir kimlik kazanmıştı,kocası sayesinde. Haydar Bey’in, kitapları, dergileri, eski masa saatleri ,lambaları  ve daha bir sürü hatıra yüklü objeler. Her uyandığında onlarla göz göze gelmek. Eşyalar zamanda  donmuş, ölü nesnelere dönmüştü. Kocasını  özledi. Zamanın  onun için çok da anlamı kalmamıştı. O  artık   mazinin, anıların,  ömür tozlarının koruyucusu  olmuştu. Umutlarımız  olmadığında  , sadece içinde kaybolduğumuz bir boşluk değil miydi ?  zaman. Raziye Hanım kendini, burada  bir sahnenin dekoru olarak hissediyor, nesneleşen bedeniyle her gün hesaplaşmaktan…

YALANCI

                                       YALANCI   Gün boyu içimi kavuran bir ekşimeyle, mesainin bitmesini bekledim, durdum. Devlet dairesinde çalışmayanlar bilmez, saat beşe doğru ,  doğum sancısı sarar bedeninizi. Akrep ve yelkovan  nazlı nazlı salınırlar.  Gözüm ikisinde. Neyse ki keyifleri yerine geldi ve buluştular  beş  rakamının üzerinde.Seviştiler. Hiç durmadım, duramadım koltuğumda. Bütün gün battı durdu, bir iğne gibi kıçımın altında. İçimde bir sıkıntı, günlerdir beynimi yiyorlar, hücrelerim doydu  soru çengellerine. Kafam karma karışık, şimdi ne olacak.  Yazarak  ve içerek  sarhoş olmaya alışan alkolik beynim, istiyordu yine yazmayı. Bıktım artık. Şimdi ne yazmalıyım peki, hangi insanın yüzüne bakarak, yalanlar yazmalıydım. Haberleri  olmadan onların öyküsünü yazmak, ben bir yalancıydım, katıksız  yalanlarla  onların hayatlarını çalıyor…

EVLENİLECEK ADAM

    EVLENİLECEK ADAM     Son ders ziline kadar    geçen  süre,   maraton  koşucusunun   sabrı gibiydi, zaman  kum  saatinin  tanecikleri gibi  tane  tane düşüyordu beynine .  Sinirli ve bir o kadar da üzgündü.Sevdiği  adamın  hediye  ettiği  kırmızı  saate   baktı , zaman  durmuştu sanki ,   dersin bitmesine   15  dakika vardı. ‘’ Şu   zili bir çalsaydı Ahmet efendi. ‘’  dedi  sırtı sınıfa dönük  ,  öğrencilere   ödevlerini  yazarken  yazı tahtasına ,bir den hızla kafasını çevirerek  : ‘’ Sessiz olun, boş boş  konuşacağınıza   ödevlerinizi yazın.  Birazdan  zil  çalacak’’dedi. Sakin bir insan olan genç öğretmenin  öfkesi uzun  zamandır, arası bozuk olan   genç  meslektaşınaydı.   Zil  nihayet ‘’ hababam  sınıfının  o unutamadığımız  melodisiyle ‘’ çaldı. Bütün sınıf hafta sonu olmasının  sevinciyle çantalarına   kitaplarını , defterlerini, yoksulluklarını, yaşayamadıklarını  doldurarak  sınıfı birbirlerini  ezercesine…