İçeriğe geç

PIRPIRLI MARTI

PIRPIRLI MARTI

ENVER TURAN

 

Sermet Bey her gün olduğu gibi aynı saatlerde, tüm hüznü ve yalnızlığıyla, oturduğu bahçeli evin dış kapısını sertçe çekti. Elleriyle bir ileri bir geri sallayarak kapının kapandığına emin olduktan sonra Bebek’in bu işlek caddesinde yoğun trafiğe aldırış etmeden, umarsızca, hızlı adımlarla yolun karşı kaldırımına geçti. Sermet Bey’in evi de kendisi gibi yıllara ayak diremiş, tüm yorgunluğuna rağmen,  istilaya uğramış semtin en dirençli yapısıydı. İstanbul gibi bu bina da zamana ve insana yenileceği günü bekliyordu, dökülen boyalarıyla, paslı demir kepenkleriyle ve ahşap gövdesiyle. Bahçedeki meyve ağaçları kurumuş, artık ürün vermez olmuşlardı. Belki de yıllarca aynı  meyveyi doğurmaktan bıkmış usanmıştılar.

Sermet Bey sabahları erken saatlerde evinden çıkar, sahildeki parkta soluğunu alırdı. Her zaman gittiği çay bahçesinin denize yakın masasına oturur, çayını içerken uzun uzun denizi seyre dalardı. Başka bir alemin içine dalar, kulaklarını tüm seslere kapatarak, saatlerce boğazdan süzüle süzüle geçerek, İstanbul’a veda eden gemileri yolcular, gelen gemilere hoş geldiniz bakışıyla içten bir selam verirdi ama kimseler bilmezdi. Geçen yük gemilerini, Anadolu   yakasından sahile yolcu getirip götüren kayıkları, belediye vapurlarını, onların her hareketini izlerdi. Karşı kıyıda inci taneleri gibi sıralanmış, paşa dedelerinin torunlarına emanet ettiği yalılarda yaşananları hayal ederdi. Hele boğazdan seyrek geçen fırkateynleri gördüğünde içinde bir çoşku pınarı akarken, geçmediği zamanlarda ise içindeki  buruklukla evinin yolunu tutar, bekleyenin olmadığı, yeşilliklerin sarardığı, yaprakların döküldüğü  bahçeden geçerek uzun bir geceye ve kimsesizliğe hazırlanırdı, ta ki güneş yeniden doğana kadar.

***

Altı yıl önce günlerden cıvıltılı bir cumartesi sabahı. Hayatının en güzel yıllarının yarıda kesileceği, yerine acının ve kaybedişin yerleşeceği çorak zamanların habercisi an.  Ölüm çirkin yüzünü göstermemişti daha.

 

“Süheyla bizim eşek sıpası aramadı mı hala?. Hep söylüyorum bizi merakta koyma, en azından bir mesaj at.”

“Sermet sen de çocuğu çok sıkıyorsun o daha genç, başında kavak yelleri esiyordur. Bilmez misin haftada bir kere arayabiliyor, o da karaya çıktıklarında ve içmekten fırsat bulduğunda”

“Biliyorum Süheyla da ne bileyim merak ediyorum işte. Merak da çeneme vuruyor. Kerata  koca adam oldu ama  benim için bir bebek, pır pırlı beyaz bir martı. Ne o sen merak etmiyor musun sanki.”

“Tabi ki ediyorum, ama dillendirmiyorum senin gibi. Biricik oğlum o benim. Bakalım evlendiğinde ne yapacağım, nasıl paylaşacağız el kızıyla. Esas benim içimdeki soru yumağı bu. Yaşı da geçiyor. Hayırlısıyla bir bulsaydı birini  ”

“Eh be Süheyla sen el kızı değil miydin?. Eldin, artık parçam oldun. Oğuz’da  aynı yolun yolcusu olacak, doğa kanunu böyle değil mi? Sanki bilmezsin de”

“Yaşayıp göreceğiz Sermet, yaşayıp öğreneceğiz.”

“Süheyla bu gün içimde bir sıkıntı var, havadan mı nedir. Şu televizyonu açta oda da sesler uçuşsun. Bugün bakalım neler olmuş yine .”

Süheyla Hanım fiskosun üzerindeki kumandadan haber kanallarından birini rastgele tuşladı.

Ekrandaki genç spiker haberleri sunarken, ekrandaki alt yazı Sermet Bey ve Süheyla Hanım için hayatlarının en zor kelimelerini bir araya getiriyordu. O kelimeler ayrılığın ve ölümün habercisi harfleri peş peşe sıralamıştılar.

“Evet, sayın seyirciler son dakika haberinin ayrıntılarını sizlerle paylaşmak üzere muhabirimize bağlanıyoruz. Söz sende Ece”

“Sabaha karşı dört sularında,  Akdeniz’de güvenliği sağlayan Oruç Reis Fırkateyni, bilinmeyen bir sebepten çıkan bir yangın sonucu Akdeniz’in derin sularına gömüldü. Subay ve erler kurtarılırken, mürettebattan Yüzbaşı Oğuz Atak’ın cansız bedenine henüz ulaşılamadı. Şimdilik bize ulaşan bilgiler bu kadar. İyi akşamlar.”

Süheyla Hanım’ın göz bebekleri yerinden çıkmış, kalbi bedenine fazla gelmişti. Biricik evladının adı bile ayrılığa yetmişti. Sermet Bey, oturduğu koltuğa çöktü. Haber tüm ailenin birbirlerine veda çığlığıydı. Süheyla Hanım hayat arkadaşını geride bırakarak, Oğuz’un peşinden bilinmeyene göçmüştü.

 

***

O günden sonra Sermet Bey için hayat tüm anlamını yitirirken, sahipsiz bir çocuk gibi İstanbul’un orta yerinde kala kalmıştı tek başına. Gülmenin, konuşmanın, çalışmanın, para kazanmanın ve insan gözlerinin, sözlerinin hiçbir karşılığı kalmamıştı, koca bir boşlukta.   Oğuz’suz ve Süheyla’sız  bir  yolculuk sebepsizce akan bir nehrin suları gibiydi.

Saatlerce hiç kimseyle konuşmadan, boğazın mavi sularına bakan gözleriyle, mezar taşı bile olmayan, toprak yerine sulara gömdüğü oğlunun bedenine sarılacağı günü bekledi, durdu. İçindeki acı ağırlaşmış, koca bir taş gibi bedenine ve ruhuna sinsice sürtünüp,aşındırıyordu. Her gün,  her hafta ve birkaç yıl daha. Beklemekten yoruldu. Bir elin sıcak dokunuşuna, baba sözcüğünün hasretine ve alışamadığı yalnızlığına veda ederek, soğuk bir kış sabahı oğlunun peşinden, kendinden bile vazgeçerek boğazın derin ve soğuk sularına bıraktı yaşlı bedenini bir hazan mevsiminde.

Dalgıçların saatlerce aramadan sonra denizden çıkardığı şişmiş vücudu, ceset torbasına koyulmadan önce açık göz kapakları bir çift yabancı el tarafından kapatıldı. Parktaki çocuk seslerine, pır pırlı martıların çığlıkları karışırken hayat ölüme ve ölümlere rağmen acılarını eksiltmeden devam ediyordu

 

 

Tarih:TOPLU ÖYKÜLERYAYIMLANMIŞ ÖYKÜLER

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir