İçeriğe geç

SARI ZARF

SARI ZARF

ENVER TURAN

“ İçimdeki sızı yuva yaptı, yıkamıyorum bir türlü. Yaşam kimi anlar var ki sahiciliğini yitirip, koca bir boşluğun gölgesinde ve yetimliğinde akıp gidiyor. Gözler görmez, kulaklar duymaz oluyor. Ellerimiz,    ayaklarımız fazla, düşüncelerimiz ise taşınması ağır taş parçacıklarına dönüşüyor. Zihnimiz hep kürek mahkumu. Umutsuzluğun çığlığı duyuluyor her yanımda. Şimdi ne olacak gündüzler, gecelere nasıl yoldaş olacak, bilemiyorum.”

Dün geceden beri kelimeler ve cümle yığınları beynimin içinde oynaşıp duruyorlar, laf dinlemez yaramaz çocuklar gibi. Onları zapt edemiyorum. Çaresizliğin ve belirsizliğin karasında renkler ve  şekiller tek bir desene dönüşüyor; Siyah bir boşluğa.

“Canım ne oldu, derinlere daldın yine. Sana söylediklerim bir kulağından girip sanki içinde donup kalıyor.”

“ Ne bileyim be Meryem, içim sıkılıyor. Öyle bir an geliyor ki kendimi fazlalık görüyorum kendime, işe yaramaz ve saçma. İşsizlikte canıma tak etti. Sen de olmasan ne yapardım bilemiyorum. Bazen ne düşünüyorum, kütüphanedeki yığınla kitap ve beynimdeki bilgi senin sesinin yerini tutmuyor. Fazlalık geliyorlar sıkıntılı ruh halimde ama senin sesin, yanımda olman ve bana bakışın her şeye anlam katıyor.”

“Ruhi dert edinme bu kadar, her şey varacağına varır, çok şükür çaresiz değiliz, benim maaşım var. Kira derdimiz yok en azından. Bugün neler yaptın, gittin mi tanrılarla görüşmeye anlatsana, rahatlarsın. Paylaşmak iyi gelir sana ama sakin sakin”

“Gittim mecburen, gitmez olaydım. “

“Neden Ruhi, yine mi bildik kelime oyunları, yine mi piyasa edebiyatı. ”

“Sorma Meryem, yayınevi sahibi ve sevgili çokbilmiş Tahir benimle top gibi oynadı. Anlamıyorum Meryem, adamlar kelime doğurtmanın ve cümleleri yaratmanın nasıl bir doğum sancısı olduğunu anlayamadılar. Ama anlamalarına da gerek yok zaten beyefendilerin, çok biliyor ama yazamıyorlar, bu kadar net. Sevgili editörüm yani eski olan, son yazdığım romanda çok yorulduğunu gereğinden fazla mesai harcadığını inceden giydirdi. Ben de Tahir’e dedim ki  “Siz yazın ben düzelteyim o zaman. Ben yazarsam istediğim gibi kurarım cümleleri ister ters ister düz ” Aval aval baktı yüzüme, şaşırdı. Kör kurşun yemişe döndü, at sineği.”

“Ruhi Bey, lütfen sakin olun ve kabul edin, metinlerinizde noktalama işaretlerini çok yanlış kullanıyorsunuz ve bu beni çok yoruyor.”

“Tahir Bey, imla kuralları ve noktalama işaretleri yazının icadında yoktu, on dokuzuncu yılın ortalarına  kadar ama  insancıklar  okumaya ve anlamaya devam ettiler. Tamam, katılıyorum bazı kurallara uymam gerekiyor ama ben yazarım; virgülüme, noktama karışmayın. “

“Eee, sonra hangi yıldırıcı cümlelerle seni bozguna uğrattılar. ”

“Yazdıklarımın bu piyasada müşterisi olmadığını ve kendime yeni bir kitle yaratmam gerektiğini, yani müşteri diyor mösyöler. İlk kitabımdan sonra ikinci kitabı çok geç yayımladığımı ve teknoloji gibi okurunda hızla değiştiği gibi bir sürü kelime oyunu. Anlamıyorum Meryem, kelimelerden para kazanan insanların kelimeleri bu kadar hoyratça ve kokarcasına kullanmalarına gıcık oluyorum. Özetle canımın içi beni ezdiler. Gregor Samsa’ya dönüştürdüler ve şut; İstiklal Caddesi’nin kaldırımlarına.”

 

 

“Peki dosyanı  okumak istemediler mi?”

“Sordular,” bitmedi” dedim, gıcıklığına.”

“Seni çok üzmüşler anlaşılan, sen yılma derim, yazmaya devam et.”

“Daha ilginç bir şey öğrendim Meryem, ama önce şu telefon meselesini anlatayım. Tahir ağzında kelimelerle geviş getirirken telefonum çaldı. Unutmuşum kapatmayı. Açtım, arayan annemdi “sonra ararım seni” dedim, kapattım telefonu. Tahir,” Ruhi bey telefonunuzda öyküleriniz gibi zamana direniyor” demez mi. “Neden” dedim.” Ruhi Bey tuşlu telefon mu kaldı, devir akıllı telefon devri, sosyal medyayı takip etmeniz sizin yararınıza” dedi ve beni kendince kırmızı koltuğa gömdü. “Nasıl yani” dedim, sinirden kızardığımı hissettim. Yayınevi olarak yazarlarımızın görünürlük ve bilinirlikleri bizim için tercih sebebi. İnstagram ve twitter takipçiniz çok değilse sizi kim okuyacak bir düşünün.”

“Tahir Bey,  ben yazarım benim işim görünmek değil görmek, gözlemlemek, görünenin gizlerine ulaşmak, insanlara, eşyalara onların seslerine, kokularına,  kelimelerle ayna olmak. Son cümlem bu oldu Meryem. Müsaade istedim kalktım.”

“İyi yapmışsın sevgilim, sana içecek bir şeyler getireyim mi, sinirden pancara döndün. İçtikten sonra da mışıl mışıl uyursun “

“Meryem,  ben bir kadeh rakıya hayır demem,  yanında bir dilim de İzmir tulum versen iyi olur.  Dün  geceden  iki parmak kalmıştı şişenin dibinde.”

 

***

Ruhi o gün yaşadıklarını Meryem’e eksik anlattı. Kalan parçayı benden okuyun. Ruhi elinde büyük, sarı zarf ve içindeki öyküleriyle, sinirli sinirli yayınevinin merdivenlerinden paldır kültür caddeye kendini  zor attı. Gerilen sinirlerini yaktığı sigarasıyla gevşetmek istediyse de ikinci dal bile söndürmedi ateşini.

Zarfı ter kokulu kollarının altına sıkıştırıp, ellerini pantolonun ceplerine sokarak tıs tıs yürümeye başladı. Kafası dalgın, aklı hala oradaydı, kaleminin çarmıha gerildiği infaz masasında. Kendisi mi anlaşılamıyordu, yoksa o mu anlamakta zorlanıyordu, bütün bu düzeni. Gözleri kimseyi görmeden, İstiklal’de bir aylak adam havasında, Taksim’e doğru yürüdü. Mağazaların vitrinlerine bakıp, cansız mankenlerle konuşarak ve onlara yeni roller vererek yürürken, büyük bir kitap satış mağazasının  vitrinindekikitaplarla göz göze geldi. Göz ucuyla şöyle bir kitapları süzüp, içeriye adım attı. Aslında girmekle girmemek arasında karasız kaldı. Niyeti kitap almak değil, merakını gidermekti. Hep yapardı bunu. Kitapçılara girer, kendisinin ya da sevmediği yazarların kitaplarını satış danışmanına kendini tanıtmadan sorardı. Yine öyle yaptı.

“ Pardon, Ruhi Değirmenci’nin son kitabı var mı?”

“Efendim, Ruhi Bey yazmaktan vazgeçti sanırım, ben dört yıldır burada çalışıyorum, ne kendisiyle ne de kitabıyla karşılaştım. Zaten onun yazdıklarının modası geçti. Yeni ve yakışıklı yazarlar şimdi gündemde, bugünlerde onların kitapları çok satılıyor. İsterseniz bir yazar tavsiye edebilirim,  Tekin Kara’nın yıldızı çok parladı. Genç kızlar onun hastası. ”

 

Ruhi Değirmenci, topu elinden zorla alınıp, bıçakla kesilmiş, ağlak çocuklar gibiydi. Satış elemanına   sinir olmuş, onun tekrar konuşmasına izin vermeden mağazadan ayrıldı. Caddede yürüyen insanların göz bebeklerinde Tahir Bey’in bakışları. Yetmezmiş gibi birde onun cümleleri çınlıyordu kulaklarında. Bir süre bakışları yerde, kimseye aldırmadan dolmuş durağına doğru yol aldı. Bir an önce evine, odasına ve kitaplarına kavuşmak istiyordu. Telefonun sesi onu kendine getirdi. Arayan Tahir’di.

“ Ruhi’cim, bugün seni çok kırdım sanırım, yarın akşam buluşalım mı ne dersin ? Hem papazı uçururuz, hem yeni dosyanın ayrıntılarını konuşuruz.”

İstanbul’un keskin ayazını, telefondan gelen sesin sahte sıcaklığı yumuşatırken, Ruhi Bey elindeki sarı zarfa sıkı sıkı tutundu.

2017.KASIM

 

Tarih:TOPLU ÖYKÜLERYAYIMLANMIŞ ÖYKÜLER

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir