İçeriğe geç

TAŞ EV

                                                                              Deli deli olma filminin Mişka dedesi   TARIK AKAN’A

 

TAŞ EV

 

Ter içinde uyandım, yastığım sırılsıklam. Allah’ım neydi gördüğüm bu rüya. Anlam veremedim. Babam çığlık çığla bağırıyordu. Toprağa vereli epeyce olmuş, üzerinden iki yıla yakın bir süre geçmişti. İskelete dönen bedeninden geriye, kemiklerinden ve hatıralarından başka bir şey kalmamıştı. Saate baktım gecenin dördüydü, sabaha daha vardı. Zaman durdu. Ben kulağımda babamın yankılanan bağırtısı ile sabahı zor ettim.
Günün ilk ışıklarıyla birlikte hemen sevgilimi aradım. Sabahın köründe, “Seda, gece rüyamda babamı gördüm, çığlık çığlığa bağırıyordu, evimiz yanıyor” dedi ve ekledi cümlenin sonuna, her zamanki gibi “Eşşekoğlu eşşşek “ diyerek. İlk defa bana bu kadar sitemle bağırmış ve ben hiç kızamamıştım, çünkü o bilinmeyen bir alemdeydi. Anlam veremedim. Gece de uykum kaçtı. Bilemedim ne yapacağımı seni aradım.
“Bilemedim sevgilim ama şunu söyleyeyim, babamın en sevdiği yer neresiydi biliyor musun? Bodrum’daki taş ev, işte rüyamın şifresi. Benim acilen oraya gitmem lazım”
“Sabah güneş doğmadan yola çıktım, Esenler Otogarında soluğu alıp, karşıma çıkan ilk otobüs firmasından biletimi aldım. Oturdum yedi numaralı pencere kenarı koltuğa. Hiç kimseyi görmüyordum, hayat boş ve anlamsızdı. Babamı özlediğim gönlüme düştü. Onu ve sesini hatırlamaya çalışım. Perdeyi çekip, gözlerimi de kapatarak, içimdeki huzursuzlukla uzun bir yolculuğun ardından Bodrum garajına yorgun ve uykusuz bir şekilde geldim. İçimde bir sıkıntı yumağı, çözemiyorum. Bir çok insan sureti gideceği yeri arıyordu benim gibi. İnsanın gidebileceği yerler, insanlar olmalıydı şu hayatta. Saatime baktım, sekize yaklaşıyordu. Hemen evimize ulaşmak istedim, atladım bir taksiye, yolumuz Akyarlara doğru. Yazlarımız en güzel Akyarlar’da geçer, denizden gelen rüzgar hem üzüntülerimizi hem de bizi unuttururdu. Babam her akşam dostlarını burada ağırlardı, tokuşturulmaktan yorgun düşmüş kadehlerin eşliğinde”.
“ Deniz kenarındaki taş eve yanaştığımda içimde bir üşüme hissettim, babamın öldüğünü unutmuş, pencerelerin ve kapıların açık, balkon lambalarının sarı ışığı eşliğinde, babamı ve dost masasını bulacağımı düşünürken, bahçe kapısına geldiğimde gerçek duvar olmuş, karşımdaydı. Evimizin kapıları kapalı, saksılardaki çiçeklerin ölğün ve yapraklarının susuzluktan solgun olduklarını gördüm. İçimi yetimlik duygusu sardı. Utandım. Yıllardır her yaz babamı konuk eden bu ev, artık yalnızlığın ve unutuluşun başkenti gibiydi. Evin arka bahçesinden dolaşıp, mavi ahşap kapının önüne geldim. Çantamın içinde kapının anahtarın aradım. Ellerim titriyordu, heyecandan ve mahcubiyetten. Bulduğumda kıpkırmızı bir suratla kapıyı açtım, daha ilk adımımda yerdeki tozdan ayakkabımın izlerini gördüm, aylardır ayak basılmamış bu eve garip bir koku yerleşmiş, hatıra kokuyordu. Hüzün tozları evin içine yayılmıştı. Hiç bir zaman sönmeyen ışıklar babamın yokluğunda kapatılmış, siyah bir yalnızlık evi kaplamıştı. Evin her yeri babam kokuyordu, ahşap antika aynanın tozlu camlarında onun yüzü saklıydı, ya da bana öyle geliyordu. Aynaya baktığımda kendimi görürken, babamın bana ok gibi attığı kızgın bakışları görür gibi oldum. Keşke yalnız gelmeseydim. Seda’yı da yanımda getirseydim diye aklımdan geçirdim. Babamın yüzünü silemedim, elim gitmedi, korktum izlerinin kaybolmasından ve ona hiyanetten.”
Babasını varlığında değil yokluğunda özleyen genç, önce pencereleri ve ahşap mavi kepenkleri açarken, evin içine günün son ışıkları doluyordu. Balkon kapısını açıp, balkondaki ahşap sandalyeye oturduğunda karşısında sadece masmavi deniz ve koca bir sessizlik vardı. Akşam henüz karanlığı ile Bodrum’u  esir almamıştı. Derin derin önünde ki mavi suların ötesine bakarken, babasının şimdi oralarda ne yaptığını düşündü. Bel çantasında bulunan sigara paketinden bir dal çıkarıp, yaktı. Babasının ağzından hiç düşürmediği sigara, bu kez onun kuru dudakları arasından yayılıyordu, pişmanlıklara ve keşkelere. Koca bir sessizlik taş evin tüm görüntüsüne yerleşmişti. Cep telefonunu kapattı. Kendisini dış dünyaya bağlayan bu cihazdan artık nefret ediyordu. Görüşmediği, dokunamadığı insanlarla olan yapay ilişkilerden ve kimliksiz seslerden bıkkınlık gelmişti. Telefonunu çantasına koyup, sigarasını bitirmeden söndürerek, salona geri döndü. Koca bir ev ve koca bir boşluk vardı. Kendini hiç bu kadar yalnız ve duygulu hissetmemişti. Kanepeye oturup, odayı izledi. Duvarda asılı olan saate baktı. Durmuştu. Yıllardır hiç durmayan saatin tik tak sesleri, babasının ardından susmayı tercih etmiş ya da etmek zorunda kalmıştı. Antika duvar aynası toz içinde belki de babasının son görüntüsünü saklıyor, evdeki tüm eşyalar gibi o da küskündü.

“Evin her yerinde küskün bir şekilde duran eşyalar, babamın dokunuşlarını saklıyor, öylece bana bakıyorlardı, nefretle. Ya da ben öyle düşünüyordum. Tüm dünyayla irtibatımı kesmiş, hiç olmadığım kadar kendime gizlenmiştim.
Babası ile son anlarını gözünün önüne getirmeye çalıştı, hiçbir şey hatırlamıyordu. Utandı kendinden. Oturduğu kanepeden kalkıp, babasının odasına doğru yürüdü. Sanki babası içeride uyuyor, o da onu uyandırmak istemiyormuşçasına kapıyı yavaşça aralayıp, içeriye bir yabancı gibi sokuldu. Gözleriyle odayı süzdü. Babasının yatağı bıraktığı gibi duruyor, cenaze gününden sonra evin içerisine kimsenin girmediği, bozuk nevresimden belli oluyordu. Yıllardır dostlarla dolup taşan ev artık sadece anıların bekçisiydi. İç sesine tutsak kalmıştı bu odada.
Babasının fotoğrafları ve gülen yüzü duvarlarda asılı kalmış, hatırlanmayı bekliyordu. Hatırlamak sadece kaybettiğimizde hissettiğimiz duyguydu, sevdiğimiz şeylerin ve sevmeyi beceremediklerimizin.
Yatağın başucundaki ahşap dolabın kapağını açtı, babasından ve geçmişten bir parça bulabilmek için. Kırışmış kıyafetler, haylice kitap ve gazete dağınık bir şekilde üst üste yığılmıştı. Bulmacaları günlerdir çözülmeyi bekleyen eski gazete ilaveleri sararmış ve dağınık bir şekildeydi. Babasının yaşama küstüğü anlarda ya da geçmişteki günleri özlediği zaman artıklarında yaptığı tek şey siyah beyaz bulmacaların karelerini doldurmak ve bu hayatta cevaplayamadığı soruları içten içe cevaplamaktı. Gazetelere eli gitmedi. Kırmızısı solmuş bir kazak ve takvim yaprağı ile kaplı bir kitabı çıkardı. Babasının kokusu sinmiş kazağı üstüne giyip, elindeki kitap ile yatağa uzandı. Babasının her gece uyumadan önce yaptığı gibi kitabı okurken, uykuya yenilmek istemişti. Kitabın ilk sayfalarını okurken, sayfaların arasından sararmış bir kağıdın göğsüne düşmesi ile uykusu kaçtı. Ortasından ikiye kıvrılmış, ışıksızlıktan sararmış, geçmiş yılların sırlarını saklayan kağıdı düzeltti, okumaya başladı. Annesine yazılmış olduğu başlığından  belli olan, el yazısı ile yazılmış mektup, kendisini sonbahar günü buraya getiren çığlığında sırrını taşıyordu.20 Nisan 1976 tarihli bu kısa cümlelerle yazılan kağıt, babasının özlemini ve geçmişini saklıyordu, geçen yıllara inat.

 

Yaşam kaynağım, can parçası.

Bu mektubu uzunca süren bir set yorgunluğundan sonra, yazıyorum.  Anadolu’nun bu yaşamdan çok uzak köşesinde, esnaf otelinin odasında, lambanın kısık ışıkları altında yazıyorum. Bilirsin , çok konuşmayı sevmem .Sen yanımdaymışsın gibi sadece seni seyreder gibiyim. Yazmayı da pek becerebildiğimi söyleyemem. Bu gün seni ve rahmetli babamı çok düşündüm biliyor musun. Belki de yakın zamanda senin hamileliğinle bir hüzün düştü yüreğime. Baba olacağım anı hasretle bekliyorum, seni bekler gibi. Babamı toprağa vereli uzunca yıllar geçti. Babamdan geriye aklımda sadece bir cümlesi hatıra kaldı. İçki masasında bir gece beni yanına oturtup, ‘’Rıfat, canımın içi bizim evin kapısı hiç kapanmasın, söz ver bana, ışıkları, pencereleri, perdeleri, kapıları hiç kapanmasın ve insan sesleri eksik olmasın’’. Başımla sadece onaylamıştım çocuk aklımla. Ben, babama o gece söz vermiştim, sen de bana . Sevdiceğim. Benden sonra da oğluma bu dileğimi ilet, En güzel yerinden öpüyorum.

 

Gök gözlü Rıfat

 

 

Genç adam, mektubun son cümlesi ile birlikte mektubu tekrar kıvırıp, kitabın içine sıkıştırdı. Rüyanın, çığlıkların, anlamını artık çözmüştü. Yattığı yerden doğruldu, taş binanın tüm odalarını dolaşarak, ışıkları açtı, kapalı olan pencereleri , mavi panjurları ve perdeleri sonuna kadar araladı. Balkonun kapısını açarken, denizden süzülen rüzgar taş binayı yalayarak, esiyordu. Balkonun demir korkuluğuna yaslanıp, ufuk çizgisini seyre daldı. Çığlık sesleri kesilmişti .

 

AGUSTOS 2017

 

  • Fotoğraf  TARIK AKAN’IN   BODRUM’ DAKİ  TAŞ EVİ   .(  fotoğraf. ENVER TURAN)

 

 

Tarih:TOPLU ÖYKÜLERYAYIMLANMIŞ ÖYKÜLER

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir