İçeriğe geç

ÜÇ TAŞ

ÜÇ TAŞ

ENVER TURAN

Raziye  Hanım  yatağında uzanmış , ölü  gibi bakan gözlerle  odanın   duvarlarına  bakıyordu. Göz bebekleri  yorgun ve nemliydi. Hatta  sahipsizdi. Haydar Bey’in emanetlerine  sitemkar bakıyor,  naif duygularına  isyan sesi karışıyordu. Haydar Bey’in ölmeden  önce omzuna yüklediği sorumluluk ruhunu esir almıştı. Anılarının ve odasının emanetçisi olarak  kendine yeni bir kimlik kazanmıştı,kocası sayesinde. Haydar Bey’in, kitapları, dergileri, eski masa saatleri ,lambaları  ve daha bir sürü hatıra yüklü objeler. Her uyandığında onlarla göz göze gelmek. Eşyalar zamanda  donmuş, ölü nesnelere dönmüştü. Kocasını  özledi. Zamanın  onun için çok da anlamı kalmamıştı. O  artık   mazinin, anıların,  ömür tozlarının koruyucusu  olmuştu. Umutlarımız  olmadığında  , sadece içinde kaybolduğumuz bir boşluk değil miydi ?  zaman. Raziye Hanım kendini, burada  bir sahnenin dekoru olarak hissediyor, nesneleşen bedeniyle her gün hesaplaşmaktan  sıkılıyordu. Yaşamın insanlara yüklediği  oyunculuk hissi , artık onun için bir oyundan ziyade bir  mecburiyet haliydi. Sıkılmıştı verilen rollerden.

 

Raziye Hanım saatlerin pillerini çıkarmış,  tik taklarını susturmuştu. Kolay değildi. Bir  odada  otuz dört çift akrep ve yelkovanın insanı çileden çıkaran  sesleri. O bir tanesini yaşatmış, diğerlerini  zaman uykusunda bırakmıştı. Tavuklu  masa saatini seviyordu. Tavuk  başını her saniye bir aşağı bir yukarı kaldırıp indiriyordu. Kocasının  yıllar önce yaptığı sitem hala  kulaklarındaydı.

’’Raziye , Raziye   saatin  tavuğundan daha çok  gıdaklıyorsun.’’  Ne üzülmüştü  bu  siteme. Tek derdi  bu muydu ?  hayır. Haydar  Bey ona fotoğraflarını da miras bırakmış, albümleri,  cd lerini, ona  teslim etmişti.

Bir gün  rakı masasında ,çakır keyif ,dili ve düşünceleri dolanmaya başladığı bir ruh haliyle  şöyle demişti, dün gibi  hatırlıyordu.

‘’Ölmek  değil de , benden sonra bu hatıralarıma  kim sahip  çıkacak. Ben ölünce odamı boşaltma, bit pazarına  düşmesin  geçmişimiz.’’ Bazı  anlar vardır  güler geçeriz . Gün geldiğinde,  hatırladığımızda bize anı değil, yük olur bu cümleler. Sıkı sıkı tembih etmişti.

Raziye Hanım yatağından doğruldu. Bu gün çarşıya çıkacak, torununun   fotoğraflarını Umut ‘a götürüp  tab ettirecekti. Onun için  daha doğrusu rahmetlinin  fikri  kağıda basılmamış  fotoğraflar  devranın çöplüğünde kaybolurdu. Onlar  zamana  atılan imzalarımızdı. Söz uçar  belge kalır misali. Haydar Beyin görev olarak   bıraktığı  bu uğraş, geçen  sekiz  yıl  içinde Raziye Hanım içinde çileli  tutkuya dönüşmüştü.  İnsan sevdiğini  kaybetmeden onun ne yapmaya çalıştığını anlayamıyordu belki de anlamak istemiyordu.. Kocası keşke yaşasaydı  da  bu işleri sorgulamak ona kalsaydı.

Odanın içinde  müze gezer gibi ayakta geziniyor. Objelerin ne zaman alındığını, asılı  fotoğrafların  çekildiği  anları hatırlamaya çalışıyordu. Haydar Bey’in ondan   gizli odasına yerleştirdiği  eski  eşyalara baktıkça, o eşyanın da hatırası canlanıyordu. Onun en  sevdiği fotoğraf,  kırk bir  yıldır duvarda  asılı olan Bodrum’ da çekilmiş ,ikisinin de kafalarına fes  takarak objektife selam verdiği fotoğraftı. Çok hoştu. Haydar Bey  yirmi altı    o ise yirmi iki yaşındaydı.’’ Ne kadar gençmişiz . İnsanın başına geleceklerden  habersiz, gülümsemesi, ne garip’’ diye geçirdi aklından.’’ Haydar Bey dal gibi bir delikanlı, ben de güzelim, gözlerim cıvıl cıvıl henüz  yorulmamışız.’’ Duvardaki diğer fotoğraflara bakındı. Onu maziyle buluşturan bir başka fotoğrafı, yerinden çıkardı. Bir kedinin tüylerini okşarcasına parmaklarını gezdirdi , fotoğrafın üzerinde. Kocasının  yüzünü, büzüşmüş ve küçülmüş  parmaklarıyla  sevdi. Özlemişti. Kaybetmeden anlamıyorduk ne sevdiklerimizin  ne de  geçen zamanın değerini. Kocasının dudaklarının öptü. Haydar Bey başka bir adamdı onun için.’’Ah ! keşke yanımda olsaydı. Odasında  kitaplara gömülseydi. Ben de salonda ki köşemde örgümü  yapsaydım, bir tek bir çift, bir tek bir çift , şişlerimle  savaş açsaydım can sıkıntılarıma. Yaş aldıkça az konuşmaya başlamıştı. Gençliğinde  hırçın olan beyi zamanla  durgunlaşmış,  kendisini okumaya,  ve öykü  yazmaya vermişti. Kim bilir belki de düşlerini, yaşayamadıklarını  beyaz  kağıtlarda öyküleştirerek  yaşıyordu. Raziye  Hanım bu oda da kaldığı her an geçmişin içinde kayboluyordu. Eskiden çok kızardı ona , ya şimdi . Çok uzun bir süredir kocasının yerini almıştı . Elindeki çerçeveyi  tekrar duvardaki yerine astı. Başka bir çerçeveye gözü  takıldı. Haydar  Beyin ilk  öyküsünün yayınlandığı dergi sayfasıydı. Kocasının  mutlu anlarından  biriydi, o gün.  (otuz üç yıl öncesi). Haydar Beyin  merakla beklediği paket kargodan gelmiş ,sabırsızlıkla paketi açmış, derginin iç  sayfalarında gizlenmiş adını görünce (Haydar İşbilen) ilk önce onu aramış,müjdeyi vermişti. O öykünün  yayınlanması için 8 ay beklemiş, her ay  hayal kırıklığını tatmış ama ümidini  yitirmemişti. Yeni öyküler yazmaya çalışmış ve durmadan  öykü kitaplarını okumaya başlamıştı. Haydar Bey  sonraki  yıllar daha iyi  öyküler yazsa da bu ilk göz ağrısı kadar hiç biri onu heyacanlandırmamıştı. Eskiciden  aldığı bir çerçeveye yerleştirip, çalışma masasının yaslandığı duvara asmıştı.   Eski bir çerçeveyi  neden seçtiğini o zaman da  anlayamamıştım. Ne garip adamdın  Haydar Bey. Kitaplık da yıllardır duran ve üzerinde kocasının sevdiği şairlerden  şiir dizelerini yazdığı  üç adet  taştan birini eline aldı.Taşın bir yüzeyi  düz ve pürüzsüzdü.Bir elin içi büyüklüğündeydi. Sarıya yakın bir rengi vardı. Özellikle seçilmişti. Taşların evlerine misafir olduğu günü hatırladı. Kocası bu taşları bir gezi sırasında  Nemrut’dan  getirmiş, o da kocasına gülmüştü. ‘’Gülme’’ demişti. ‘’Bunlar binyılların içinden geldi. Ne yağmurlar,ne rüzgarlar, ne kadar çok insan çığlığını duyarak geldi, benim odama ,işte  yaşam bu taşların içinde  saklı. Ben  bu taşlara bunun için saygı duyuyorum.  Bu taşlar gibi ,  bu dizelerde  geleceğe kalsın diye yazdım, Bizden sonra kimin eline geçerse bilsin istiyorum,  bu taşların değerini.’’ Bu üç taş hikayesini  anlatıp durmuştu komşularına Raziye Hanım,  kahkahalarını da    eksik etmeden.

Raziye Hanım kolundaki saatine baktı. Henüz erkendi. Odanın kontrolünü  yaptıktan  sonra, çünkü her şey yerinde olmalıydı. Bu odaya torununun girmesi bile izne tabiydi. Ya  oğlu ,babasının odası sadece bir hatıraydı .Babasını yitirdikden  sonra  anlamaya çalışıyordu. O da kaybetmeden bilmeyenlerdendi.

Odasının kapısı çaldı.

-Babaanne girebilir miyim?.

-Evet bebeğim ,gel.  Ne oldu erkencisin bugün.

-Babaanne  sen neden  geceleri  bizimle oturmuyorsun, hep  bu odadasın? Ben seni özlüyorum, hem de aynı evdeyken.

-Güzel kızım ben  yalnız değilim ki , dedenle , hatıralarımızla, onun buradaki  ruhuyla oturuyorum. O konuşmuyor ama ben anlatıyorum içimden ,o sadece dinliyor. Deden yaşlandıkça   sadece gözleriyle  konuşurdu, bilir misin? bebeğim. Bir de kızdığında sesini değil  bakışlarını görseydin. Korkardın.

-Babaanne dedemi çok sever miydin?

-Elbette bebeğim severdim , o öldükten sonra daha çok sevdim onu, özlem sevgiyi arttıran bir duygu. İnsan sevdiklerini  özler .  O benim eksiğimi tamamlıyormuş, bilememişim. Senin anneni ve babanı  özlemen gibi.

-Babaanne  peki  sen ölünce  bu oda  benim olsun mu? Söz hiçbir şeyi kırmayacağım.  Valla.

-Tamam bebeğim, daha sonra konuşuruz bu konuyu. Şimdi  benim hazırlanmam gerekiyor. Bugün işlerim var. Akşam konuşuruz.

Raziye hanım geceliğini  çıkarıp, sokak kıyafetlerini giymeye başladı. Çarşıya  gidecek,  son çektiği  fotoğrafları kâğıda bastıracaktı. Zamanının azaldığını , elini çabuk tutması gerektiğini hissediyordu, tüm  yaş almış insanlar gibi. Çarşıda hiçbir yere uğramadan ,maaşından arta kalan parasını bankamatikten  çektikten  sonra,    Umut’un dükkanına gitti. Nefes nefese kapıdan içeriye girdi.

-Raziye Teyze hoş geldin, yine bol bol çekmişsin. En düzenli  müşterim sensin , üç ayda bir geliyorsun. Hiç aksatmıyorsun. Aslında sana bir kamera almak lazım , o zaman her anı kayıt edebilirsin. Sadece  geçmişin görüntülerini değil  seslerini de unutmamış olursun. Örneğin amcanın sesini hatırlıyor musun ?. Diyelim ki çok özledin ,koyarsın cdsini , hem izler hem de dinlersin.

 

– Umut fazla vaktim yok. Bu fotoğrafları hemen basar mısın? .Ha bir de cd ye çekelim, Haydar Bey tembih etmişti. Fotoğrafları mutlaka cd ‘ye kaydet demişti.

 

-Raziye Teyze,  Haydar Amcanın sözünü  yaşarken  bu kadar  dinler miydin ?

 

-Umut karıştırma orasını , Haydar Amcan  yaşasaydı bana mı düşerdi bu işler. Bana öyle bir iş bıraktı ki

Ona söz vermesem bu kadar titizlenir miydim ?. Amcan bana sadece maaşını değil, odasını da  bıraktı.

Mezarında kemikleri  sızlamasın diyedir çabam.

 

-Raziye Teyze ya senden sonra ….

 

-Sorma geceleri uykularım  kaçıyor, oğluma ve gelinime güvenmiyorum. Belki torunum  sahip çıkar. Aslında bazen diyorum ki içimden hepsinden kurtulmalı, bu tutkuya bulaştırmamalı kimseyi.

 

-Umut şu işi hallet ,ben bir saat  sonra tekrar gelirim. Fotoğrafları  kaliteli kağıda bas olur mu?

Parkta oturup bekleyeyim. Öğlene evde olmam lazım. Torunum okuldan gelir. Dışarda kalmasın. Kamera işini ben oğlana

Sorayım sonra  karar veririm. Param da yeterse tabii.

 

……..Dört ay sonra bir Pazar  sabahı .

Umut bit  pazarını dolaşmak için, evden çıktı. Bit pazarlarına meraklıydı. Hoşuna giden bir obje olursa alır ,temizler dükkanına  dekoratif olsun diye  koyardı. Meraklı ve dikkatli gözlerle tezgâhlara bakarken , sokağın köşesindeki bir tezgâhın çok kalabalık olduğunu gördü. Meraklandı. Belliydi.  Tezgâh zengindi. Oraya gitti.  Bir an irkildi. Raziye Teyzenin gözleriyle karşılaştı. Cansız gözleriyle. Yüzlerce fotoğrafın , kitapların, lambaların  , saatlerin olduğu tezgah görücüye çıkmıştı. Tezgahın başında ki insanlar ganimet paylaşılırcasına karıştırıyorlar, pazarın en kalabalık sergisinde  müşteriler bu yağmadan pay almak istiyorlardı. Çok değerli  eşyalar tezgahta talan ediliyordu. Fotoğraflar ve  sergideki her şey ona çok tanıdıktı,  o fotoğrafları hatırladı , çoğunu o  kağıda basmıştı. Raziye Teyzenin sesini  kulağında hissetti. Utandı. Bedeninde   bir sızının  gezindiğini  hissetti. Bir  fotoğrafı uzanarak aldı. Onun ve Haydar Amcanın   gençken çektirdikleri  fotoğraf.  İkisi de ellerini kaldırmış ,sanki bu anı tahmin etmiş gibi objektife elveda  diyorlardı. Bu  fotoğrafı ilk kez görmüştü. İkisi de  çok genç ve umut yüklüydü. Kitapların arasından eski bir çerçeveyi eline aldı. Bir edebiyat dergisinden   sayfa  vardı. Bu bir öyküydü. Haydar İşbilen yazısı solmuş bir şekilde ,zorla okunuyordu.

Satıcıya fiyatını sordu:

’’ Abi  benden olsun, senden başka kimse ilgilenmedi . Çerçevesi de  kırılmış zaten . Yazıyı yazan bildik bir isim mi? Ben de merak ettim . İlk kez duyuyorum.  Meşhur biri olsa para ederdi belki.’’

Umut kendini  tabut başında bekleyen bir ölü yakını gibi hissetti. Raziye Teyzeye  sessizce   ve buruk bakışlarıyla veda etti.

‘’Hoşçakal Raziye Teyze. Haydar Amcaya selam söyle ,emaneti bende. Üzgünüm olanlar için’’ . Tezgahtan gizlice bir fotoğraf aldı ve montunun cebine sakladı. Satıcının verdiği çerçeveyi koltuk altına sıkıştırıp, Anıların  mezarlığından   kaçarcasına, uzaklaştı. Gözlerinde ki nemi kimse görmedi.

 

 

2016 -ARALIK

 

 

Tarih:TOPLU ÖYKÜLERYAYIMLANMIŞ ÖYKÜLER

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir