İçeriğe geç

YAŞLI KURT

YAŞLI KURT

 

Uyandım, yılların üzerimden geçen tüm acımasızlığıyla. Dün akşam yatsı namazından sonra kimselere veda etmeden odama, yatağıma  girdim yine  Müzeyyen’siz.  Her gece yatmadan önce bu gece, bu seslerin, bu acıların son bulduğu, noktayı koyduğum gece mi? diye düşünüyorum. Seksen üç yaşın getirdiği tüm duygu yorgunluklarını üzerimde taşıyorum, unutamadığım tek bir şey var, Müzeyyen. Ne çok sever ve ne çok üzerdim onu. Yatağın içinde dönüp durdum. Gözlerimi açmak istemedim, açsam ne olacak ki. Yılların kiriyle aynı duvar, başucumda asılı Kuran, ben onu altmışlı yaşlarda okumaya başladım. Gençken ölüm uzaktı meyhane köşelerinde. Boş bira şişelerini sayardık, ölüm çok uzaklardaydı, gelmeyendi. Ya şimdi ensemde hissederim kokusunu. Eski, boyaları dökülmüş bir sandalye, demir masa, yerde bir eski halı, anamdan yadigar. Camlı büfe. İçinde birkaç dini kitap, kirli camına yapıştırılmış, rengi sararmış bir fotoğraf. Müzeyyen ve ben, aşkla tanıştığım günlerden. Benden sonra hepsi kaybolacak biliyorum. Öldüğüm gün odamı boşaltacaklar, ayakkabımı kapının önüne koyacaklar. Yaşlanmak hüzünlenmekmiş bunu son yıllarda daha ağır hisseder oldum. Hele Müzeyyen beni bu vicdansızların eline bıraktıktan sonra. Ben bu evde her yerde bir ölüyüm, tek iş kaldı onlara, gömmek, sahte göz yaşı dökmek, ben yemem, kasabadakiler de yemezler bu numarayı. Günlerdir beni dışarı çıkarın, dolaşayım, geçmişimi hatırlayayım diyorum, çıkarmıyorlar. Saliha zaten bir yılan, kaçtığı günden beri göz göze gelmedim onla, kırgınım ve kızgınım. Dinlemedi beni. Kasabaya rezil rüsva etti. Başımı önde, eğik bıraktı o kansızın peşinde. Beni yok sayıyor kendi evimde. Duvarda bir avcı tüfeği var. Geçen Pazar Erdem geldi. Her Pazar gelir. Bugün de gelir. Bir başka çocuk. Bambaşka. O bir dışarılıklı. Çocuk dediğime bakmayın kırk yaşın üstünde, ama bana göre yeni yetme. Odamı gezdirdim son gelişinde.” Usta” dedi . “Ben bu evde zamanın durduğunu düşünüyorum. Her şey çok eski zamanlardan, benim çocukluğumdan bile”. Gülüştük. Erdem dedim bu evde ki en eski şey benim, yakında beni de gömerler. Erdem değişik biri, ilgili, insan evladı. Kasabadan değil, her hafta sonu gazete getirir şehirden. Her ayrılık vakti ellerimi öyle samimi ve içten tutar ki. İçerde yatan meymenetsiz Saliha’dan daha yakındır. Bakışlarından bilirim. Eee, seksen üç yıldır insan denen muammayı çözmeye çalışıyorum, çözdüğümde pek söylenemez ya. Erdem , “Yaşlı kurt, öleyim deme, beni uğraştırma sakın cenaze, mezarlık, tören gibi teferruatlarla ” dedi. Odamı ilk kez  gördüğünde duvarda asılı avcı tüfeğini gördüğünde “Bilir misin Çehov diye bir yalancı var, hep bir şeyler uydurur, öykü diye bir şey yazar, o dermiş ki duvarda bir tüfek varsa mutlaka patlar. Sakın bu tüfeği eline alma. Hani patlar matlar, beni uğraştırma”. Yine gülen gözlerle gülüştük. Ellerimi tuttu. İçim bir hoş oldu. Bir yabancı elimi tutup tüm sıcaklığını bana geçirdi. Seviyorum keratayı. Ah bir de çok sigara içmese. Bu gün Pazar, saat sekize doğru gelir evin önüne.

Yaşlı kurt yatağında kendi kendine bu cümleleri kurarken, ezan sesi ile irkilir. Yatağından eskiyen bedeniyle ağır ağır doğrulur. Müzeyyen’in elleriyle dokuduğu hırkasını üzerine geçirip, abdest almak için banyoya doğru yürür. Abdestini alan yaşlı kurt, evin salonuna geçer, namazdan önce perdeleri aralar, Erdem’le bu aralarındaki şifredir. Perde açıksa ”yaşıyorum”, kapalıysa  “öldüm” demekti. Bunu icat ettiklerinde Erdem’le ne çok takılmışlardı. Erdem bir başkaydı onun için. Neden mi. İlk kez bir yabancı ona değer veriyor, çıkarsızca seviyordu. Hatta çoğu zamanda dile getiriyordu. Telefon konuşmalarında bile “Seni seviyorum yaşlı kurt “ derdi. İlk zamanlar çok şaşırmıştı,  bu cümleye, erkek erkeği sever miydi. Çok sonra konuşmuşlardı bu cümle üzerine. Erdem” yaşlı kurt insan insanı sever. Sen tanıdığım bilge insanlardansın” demişti. Çok onurlanmış ama o kadarda üzülmüştü. Bir yabancıdan bu sözleri duyarken, peydahladığı çocuklar onun ölümünü bekliyorlardı,  yüz metre kare ev için. Sırtlandı onlar.

Erdem bu kış günü, Ferit Ustayı görmek ona son günlerinde moral vermek, için yollara düşmüştü. Kendi de şaşırıyordu. Yaşlı kurtta ona yakın bir duygu vardı, belki de kendi geleceği. Yaşlı kurt bir bilgeydi, kasabanın farkında olmadığı bir insan, unutulmuş. Her Pazar onu ziyaret eder, öğle vakitlerine kadar onu dinler, şakalaşır, dinlediği kasaba hikayelerini zihnine yazardı. Kasabada tüm gazeteleri dağıttıktan sonra, ustanın evini önüne arabasını yanaştırıp, kontağı kapattı. Perdeler açıktı. Usta uyanmış elinde bir tespihle hem ölümü hem de onu bekliyordu. Usta sabah namazını kılmış, kutsal kitaptan bazı sayfaları okumuş, elinde tespihle gözü sokakta. Onun geldiğini görünce, çocuk sevinciyle, evin dış kapısına giderek açar. Mutludur, her Pazar onun için gelen biri vardır, bu yaşında.

“Yaşlı kurt,ustam Azrail’i bu haftada da kandırmışsın.“

“Erdem dalga geçme gel bir öpeyim seni, özledim.”

Erdem ellerinden öper ve sıkıca sarılır, yaşlı kurta. Kapıyı usulca örter, evdeki meymenetsiz uyanmasın diye. Salona geçer. Oda sıcaktır, sobayı o gelmeden yakmış, evin içi hamam gibi.

“Eee, yaşlı kurt nasılsın, bakalım,“

“İyim be evlat, bekliyorum”

“Neyi”

“Müzeyyene kavuşacağım günü. Onu özledim hem de çok. Yedi yıl oldu yalnız yatalı, her sabah uyandığımda kendi kendime konuşmaktan sıkıldım. Kelimeler küflendi.  İnsan yaşarken de ölüymüş be, Erdem. Koca bir ömür bitti, gitti, geriye tozu kaldı, onu da üfletmeli bu evden. “

“Yapma yaşlı kurt, trajediye bağladın daha senle rakı içeceğiz sözün var, unutma. Sakın öleyim deme, rakını içmeden gitmek yok, tabutunu tıklatırım ha.”

Erdemin gülüşleri yaşlı kurdun tebessümüne karışır.

“Erdem,  yarışın sonuna geldik, bütün gece öksürdüm, sona yaklaşıyorum, koca bir ömür kolay değil 83 yıl, nice insanlar tanıdım. Galiba son tanıdığım sensin, sen başkasın, sen karşılıksız sevensin, bir ölü adayını sevensin sağ ol evlat sağ ol,”

Ustanın gözleri dolar, kırışmış elleriyle erdemin ellerini tutar. Sevgiyle ve minnetle

“Yapma be usta ağlatma beni, filim çevirmiyoruz burada. Önce çayınını ısmarla, içimde kalmasın.”

“Usta be hadi biraz konuyu değiştirelim, ne dersin. Hep merak ederim, özledim mi?

“Neyi”

“Neyi olacak, tenin insanın içini ısıtan sıcaklığını. ”

“Erdem, bilir misin, duygular ölmez. Hele benim gibi bir yaştaysan bile ölmez, ölmüyor inan buna. İnsan arzuluyor da yokuşu çıkamıyor evlat, yorgun bir beden ruhun çok gerisinde, unutma bu söylediklerimi sakın, çok sigara içiyorsun yokuşun başında kalırsın, yokuşun başında beni hatırla.”

“Usta seni unutur muyum, hiç. Ama şu çay sözünü yerine getir, ölmeden borçlu gitme öbür tarafa”

“Ben her gece ölmeye yatıyorum, Erdem, ama bir türlü ölemiyorum. Yoruldum be Erdem, aynı oda, aynı ev, aynı insanlar, farklı olan bir sen varsın, şu kasaba da. Sen benim sıpalardan daha yakınsın. “

“Yaşlı kurt, bisküvilerin yok bu sabah, hep merak ederim niye sadece çay ve bisküvi, çok mu seviyorsun?”

Yaşlı kurt durdu. İçi bir tuhaf oldu. Erdem’e nasıl anlatmalıydı, bunun sebebini. İçini  dökeceği birini arıyordu, Müzeyyenden sonra. Susmak istedi, elindeki tespih tanelerini parmaklarının arasından yuvarlarken, sırrı ortaya çıkmış bir suçlu gibi.

“Evlat ben artık bir ölüyüm ve sen yarın nerede yatacağı belirsiz bir adamla konuşuyorsun. Sabahları aç kalmamak için bisküvi doldurdum, büfenin çekmecesine. Müzeyyen öldüğünden beri  öğlen saatlerine kadar ,sıpam uyanmadığı için ,bisküvi  ve krakerle idare ediyorum. Çok meraklısın, öğrendin işte. İlaçlarımı midem doluyken almam gerekiyor”

Erdem, buğulu ve yorgun bakan gözlerin ne demek istediğini anladığında, içinde bir ağacın devrildiğini, hissetti. Üzüldü. Sahte bir gülüşle ve ilk kez ağzının içinde cam kırığı kelimelerle.

“Boş ver be usta, sen misafir sayılırsın bu hayatta, ayrılık vakti yakındır, Müzeyyen teyze seni bekliyordur.”

Bu son Pazar buluşmalarıydı yaşlı kurt ile Erdem’in. Kasabanın mezarlığında onu bir ağacın altında, bir yabancı olarak, sıpalarının sahte gözyaşları arasında yolculadı. Ferit Usta, bu gece yıllardan sonra ilk kez huzurla yatacak mezarında. Yanı başında hasretliği. Kirli, beyaz bir mermer taşın üzerinde Müzeyyen yazılı.  Elini montunun cepkenine sokup, ustanın verdiği  son bisküviyi  parmaklarıyla tüm gücüyle sıktı. Mezarlığın bir köşesine çekilip, herkesin dağılmasını bekledi. Son bir çift sözü vardı. “Alacağın olsun be usta, bir çay ısmarlamadan çekip gittin”  Bir daha hiçbir gün ve hiçbir Pazar sabahı onu kasabada gören olmadı.

 

ENVER TURAN -YOLCU DERGİSİ 85. SAYISI

Tarih:TOPLU ÖYKÜLERYAYIMLANMIŞ ÖYKÜLER

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir